başlığım "yok"

28/2/2009

soğuk


hava o kadar soğuk ki, yolumun üzerindeki hastanenin acil kapısından girip ana kapısından çıkıyorum; dönerken de ana kapıdan girip, acil kapısından.. böylece 30 saniye kadar sıcak bir ortamda yürümüş oluyorum. :)

hastane demişken, eskiden hastane "hastahane" değil; "şifahane"ydi.
insanlar "şifahane"ye gidip şifa bulurlardı ki; biz hastahaneye gidip hasta oluyoruz.

kahrolsun modernizm, yaşasın gelenek!

28/1/2009

heyyo!


saygılı değerli blog sakinlerim;
çok çok çok sevdiğim bir meleğin 5 saat içinde 4.5 kişiye kırılmış olması akşam akşam bir hüzün fırtınası yarattı ve bu şeyi yazmaya sevk etti beni.

taa kaç hafta önce ekşi kedi tubi'nin ingiliz esaretinden kurtuluşunu şenliklerle kutladığımız güne dair şok fotoğraflar işte bunlar. bu potporiyi kendim için güzel, onlar için çirkin çıkanları seçerek oluşturdum ki, denge sağlansın ;) (tamam tamam, gelmeyin üstüme)

ayrıca masada sadece bu dört hatun yoktu. ingiltere'den ekşi yavru eşliğinde  gelen esmer ve  hoş sohbet çikolatalar ile sus payı olarak kabul etmek zorunda kaldığımız mıknatıslı çiçekler.. kura usulü çektik, maviler noktalı ile dilsuhte'ye, mor olan da bana çıktı. başörtüme uysun diye.. :)

bayyat mı bayat bir haber sundum lakin, olsun.

(sarı borbiri başörtülü kapitalizmin kölesi fakat deriin insan  dilsuhte;
siyah - beyaz ve  2 numaralı pencereden bakan  melülcan, pardon momolcan;
siyah üzerine kırmızı puantiyeli başörtüsüyle güzel, zeki ve anlayışlı kız noktalıvirgül;
heh! orada, o alt satır orta sütunda kahkaha atan ilahiyatçı hanım da avasas..

güzel oldu, herkeş memnun  di mi?

:pp







27/12/2008

vurulmadım, ama vurdum!


geçen pazartesi dilsuhte ile çemberlitaş-cağaloğlu-kabataş istikametinde gezdik.
ilk gördüğü anda  -tramvay durağında-  aklına gelmedi lakin, kahve içtiğimiz yerde "vururum seni" dedi.

ama tabii vurmadı.

dün gece uzun zamandır seri halinde gördüğüm konulu rüyalarımdan birinin yeni bölümünü gördüm. bu bölümde önceki bölümlerde sevcan'ın kışkırtması ile vurduğum adamla ilgili faili meçhul cinayet davasının sürdüğünü öğrendim. tutuştum tabi; davanın zaman aşımına uğramış olduğunu felan tahmin ediyordum sanırım.

sevcan
, "bir şey olmaz" dedi ve  derin adamlarının bana sahip çıkacağı yönünde vaatlerde bulundu. o sırada araya  giren flaşbek ile adamı arabamın bagajına tıkışım, ehliyetim dahi olmadığı halde, gişelerden geçişim - ki arabam kameralara yansımayan özel bir maddeden mamulmüş-  görüntüye geldi. ve yine tam o anda, gişe trafiğinin sıkışık olduğunu, kamera kayıtlarını izleyen türk polisinin aradaki bir araçlık boşluktan kıllanacağını düşünüp iyice telaşa kapıldım. yengeç şüphesi, karamsarlığı ve  kumkumalığı ile ben, alef'in davetine icabet edip, onunla londra'ya kaçmaya karar verdim.
 
o an aklıma  sözlük'te gerçek ismimin altına yazılacak "câni kadın" konulu entriler geldi.
hatta muhtemelen dhög bir haber  başlığı halinde bu olayı sözlük camiasına duyurmaktan büyük zevk alacaktı. allahım ben ne yapacaktım?! ve uyandım, çok şükür. bu dizinin son bölümünde ne olacak bilmiyorum, "suçsuzluğum ispatlansa da kurtulsam" bile diyemiyorum zira, adamı öldürdüm, allah beni kahretmesin!




30/11/2008

zeynep


annesinin rahatsızlığı (panikatak) nedeniyle bir süredir mutsuz olan zeynep, kendini san'ata verdi dostlar.

gerçi resim yapmaya başlayalı yaklaşık 3 yıl oldu ama, hayatının nirvanasını şu günlerde verdiği eserlerle yaşıyor-yaşatıyor.

tabletlere yazılmış çivi yazısını söken insanlardan ibret alıp, biz de zeynep'in resimlerini yorumlamaya kalkıştık. evet, yapabilirdik.

elde ettiğimiz verilere göre zeynep, genel olarak kendisini tavşan kulaklı çiziyor. bu birkaç resimde böyle ve tavşan kulaklı birini gördüğümüzde onun zeynep olduğunu anlıyoruz artık.
bana göre bu "ben her şeyi gayet iyi duyuyorum manası" içeriyor.

sonra, en küçük kardeş olarak hep beni çiziyor. sevcan benden uzun olduğu için onun benden küçük olduğunu bir türlü kabul etmiyor.

tüm sülalesini çizdiği bir resimde havada uçuşan küçük bir "tavşan kulak",
başka bir aile kompozisyonunda da  kısa boylu ve altında zeynep'in el yazısı ile "zepi" yazan ve bununla kendisi olduğu anlaşılan  birine rastlanıyor. kendisinin de içinde yer aldığı aile birliğine önem veriyor.

istisnalar dışında genelde  sevgi yumağı  insanlar konusu üzerinde çalışan bu küçük hanımın,
geçenlerde elele tutuşan koca kafalı bir çift çizmesi ve bunlardan birinin bâde, diğerinin de marangoz zekai olduğunu söylemesi de  hepimizi krize sokmaya yetti.


salladım.

30/11/2008

zalim! senin allah'ın yok mu?


henüz saçlarıma lapa lapa kar yağmamış olsa da, yarin gözü yüksekte ve bu sebeple kendisine  "be hey kara vicdanlı yar ! " diyebilirim. (ekşi kedi, haydi sor sor!)

yok asıl kara vicdanlı olan benim, yengeç im ya. hatta ben kara kıskaçlı, yampirik yampirik yürüyen bir canavarım.

burcumla muamele gördüğüm sıradan günlerden biri olan şu günde,
sabahın ilk ışıkları  yüzümüze henüz vurmaya başlamışken zeynep'in şiirli, şarkılı gösterisi ile uyandık..

sonrasında, ben emrimdeki askerlere (bâde, sevcan), "ordular ilk hedefiniz salon'dur! tek bir toz dahi kalmayıncaya dek savaşın!" emrini verip, üç pare cif cam-sil  püskürtüşü ile savaşı başlattım.

kısaca temizlik yaptık efendim. bu bayram annem evde olacağı için, geçen bayram olduğu gibi bayram tezmiliğini bayram gününe bırakamıyoruz maalesef. bugünki ufak çapta bir ön hazırlık mahiyetinde olup, asıl anamızı ağlatacak olan ile ilgili biçilen tarih önümüzdeki hafta içine tekabul etmekte.

tezhip ödevim  bitti sayılır, birkaç nokta-mokta daha yapıp siz sevgili hayranlarım ile paylaşacağım.

hatice, en kısa zamanda bir çayımızı içmek üzere fotograf makinanı bize beklerim.



26/11/2008

unuttum seni başlık


uzun zamandır ihmal ettiğim hâlkım (bülent ersoy'u düşünün),

evde kriz üstüne kriz geçirmemiz ve aynı zamanda şahsımın  çok yoğun ve çok tembel olması hasebiyle blog yazma zevkümü bir süre askıya almıştım. her hali muhteşem olan birinin dönüşü elbet daha da muhteşem olacaktır.. yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisi olmakla beraber, sloganımız "durmak yok, geyiğe devam!"  dır..

 böyleliklen yazmaya başlamış olayım. başka çarem olmadığından..

not: bu kriz bizi de teğet geçecek inşallah..

11/11/2008

bir parça odun üzerine blogvari deneme


önceki gün noktalıvirgül tuğba ile gittiğimiz ıssız ada-m, derinden değilse de, etkiledi beni..
(o assolist lafları da, her seferinde beklettiğim içindir.)

kadın - erkek ilişkileri hususunda çok deneyim sahibi olmasam da, gözlemlerim ve bu gözlemlere bağlı kurduğum hipotezlerim sonucu vardığım kanun hep aynı:

erkeklerin  hepsi bir parça  odun,,

sandıklarının aksine, biraraya geldiklerinde de, köprüçatı, lambriorman gibi faydalı şeylere değil; perspektik bir resmin peşpeşe dizilen direklerine benziyorlar ancak.
direkler kaldırımlara gömülüyor heyhat, uyanın!

hatta buna  (bir parça oduna) olan inancım o derece sağlam ki; eğer dinim islam, kitabım kur'an olmasaydı erkeklerin topraktan yaratıldığına değil, odundan evrimleştiğine inanır,  şu modern zamanlarda mağara adamı kokmuş darwin'e  kafa tutardım.

yine aynı şekilde inançlarım gereği, bunları konuşmam bile hoş olmasa da,
erkek tayfasının kalınlığından usandığım şu günlerin akabinde, ilk insanın hz. âdem değil, pinokyo olduğundan bile şüphe edebilirdim.. yalan felan da, gırla ya hani.

dün dünyanın en güzel kızlarından biri olan dilsuhte ile vazgal'da soğuk sandviç ve sıcak çay eşliğinde, oradan-buradan konuştuk dert yandık.. yandığımız derdin baş kişisi, sıcak bardağın kıçıyla beyaz  iz yaptığı ahşap masa ile aynı hammaddeye sahipti: odun! (bilmem anlatabildim mi?)

sonra, garson kızın yanımıza yaklaşıp: "pardon, siz kur'an okuyorsunuz değil mi? çok sıkıntılıyım da bana şu duayı tavsiye ettiler, bir bakar mısınız?" diyerek, cebinden çıkarttığı kağıdı uzatması ilginç bir detaydı lakin, olayın aslı yine bir odun'a dayanmaktaydı.

(bkz: inşirah sûresi)

servis için her gidiş gelişinde "boğuluyorum" diyen bir kızcağızın, yardım arayışı ve buna sebep olanın bir erkek olması sinirlerimi zıplatıyor.

daha fazla devam edemiyciim.

feminist olmadan önceki son çıkış   --->




6/11/2008

bırakın ulen kızı!


abd başkanlık seçimlerinin sonuçlandığı şu günlerde, sağ elimin üzerinde, halen boş olan yüzük  parmağımın hizasında, kimliği belirsiz bir morluk tespit ettim. bu morluğun abd başkanlık seçimiyle hiç alakası yok ama, gündemden haberdar olduğumu vurgulamak istedim :pp

kimliği belirsiz morluğa ilişkin olarak bade, "bir yere çarpmışsın" yorumunda bulunup, her zamanki gibi geçiştirdi.
sevcan, yüzündeki acıyan ifadeyle elimi eline alıp, "ne olmuş olabilir ki?" dedi.

sevcan, bugün tüyap'a gitmişti ve  biraz önce bir yığın kitapla geri döndü. poşetleri orta yere boşaltıp, açlıktan kırılan yamyamların ele geçirdikleri talihsiz insanları kaynattıkları kazanın çevresinde yaptıkları coşkulu dansa benzer biçimde dans ettik. bana bir hediye almış, hüsnü aşk; bir de siparişimi (bir kış gecesi eğer bir yolcu). hatta siparişlerimden birini (sıfır zaman ve kozmokomik öyküler) kendine almış, ben onu sadece okuyabilirmişim. :)

bu sabaha dönersem, ilginç bir rüya ile uyandım dostlar:

feribotla yalova'ya giderken iki eski arkadaşımla karşılaşıyorum. biri şu an erzurum'da yaşıyor (evli);  diğeri de amerika'da yaşıyor (o da evli). sonra işte, bu amerikalı olanla erzurumlu ile aramızı bozmaya çalıştığı için tartışıyorum. bu tartışmadan önce de bana kalınca bir kitap hediye etmişti haspa.. tartışmanın akabinde feribot sallanmaya başlıyor. ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kızın öldüğü haberini alıyoruz. ne olduğunu anlayamadan ben bir anda cinayet suçlaması ile karşı karşıya kalıyorum. polisler iskelede beni bekliyorlar felan.. güvenlik kameraları tarafından kaydedilen tartışma görüntüleri de cinayetin aksi ispatlanamaz delili.. oysa ki kız intihar etmiş.. neyse, iskeleye iniyorum, polisler beni yakalıyorlar tabi. o sırada aynı vapurda yolculuk ettiğinden haberim olmayan başka bir tanıdığım, bir kahraman, kendinden emin yürüyüşüyle çıkıyor ortaya; kantelem.  

"bırakın ulen kızı, ben avukatım!

:)


not: aklı beş karış havada olan pec, sağını solunu karıştırıp morluğu sağ eline isnad etmiş.
aslında morluk sol elinde ;)





20/10/2008

sanırım ben,


iyice mal'a bağladım.
"mal" dedim çünki biraz da zamanı yakalamak, gençlik ne konuşuyor ne dinliyor takip etmek gerek diye düşündüm.. iyi misin? ;)

insan zihninin  mal'a değil de çılgınca otomatiğe bağlanmasına şaşırıyorum.
misal ben bugün evden bankaya gitmek için  çıktığım halde kendimi, hastane yolunun 4 bölü 3'ünü kat etmiş halde buldum. e tabi biraz söylendim kendime. sonra tehlikeli yollara, dar patikalara sapıp kestirmeden bankayı bulmaya çalıştım. daha önce yine aynı muhitte kaybolmuş olmamın sağladığı tecrübe ile "şak!" diye buldum aradığım bankayı.. yer yön hissinin kuvvetliliği -bazen- böyle olumlu bir şey..

bir de benim şöyle bir prolemim var arkadaşlar, yıllardır güneş gözlüğü kullandığım halde, gözümde güneş gözlüğü olduğunda karşıdan karşıya geçerken garip bir dürtüyle yola atlıyorum. sağa sola bakmak nedense aklıma gelmiyor. şimdiye dek allah tarafından korunmuş olsam da, buna bir çare bulmak lazım, bugün bunu da anladım.. zira hissediyorum ki bu yıl, güneşsiz havalar bir an evvel başlamazsa istanbul asfaltlarından birine malzeme olacağım..

16/10/2008

tekzip!



bazen blog sayfama sadece müzik dinlemek için (evet fena alıştım)  giriyorum ama,
gözüme yeni çarpan bir şeyi yazmadan da edemedim..


noktacan, "noktacan'la bir iftar yemeği.." başlıklı yazıma bıraktığı yorum ile kendisine isnad ettiğim suçu tekzip etmiş.


yazı burada: http://bradamante.blogcu.com/noktacan-la-bir-iftar-yemegi_25895271.html

yorum da, hem orada hem burada:

"15/10/2008 - iftar miftar

Yazan: yorukcilegi

şimdi şöyle oldu:
ben bi teknoloji cahili olduğum için silindiğini sandığım fotoğraf meğersem silinmemiş, hafıza kartına aktarmam lazımmış görmem için. bi arkadaş ile makineyi kurcalarken keşfettik bunu.
lakin hâlâ hafıza kartım pc ile uyum sağlayamadığı için aktaramıyorum. çalışmalarımız devam ediyor, en kısa zamanda fotoğraf gün yüzüne çıkacak inşallah.

bir de o iftarda zarif olan kişi yanında yedek şal bile getirip içimi ısıtan, sırf bana ve kendine değil çevresindeki ehli iman kardeşlerine "orcinal medine hurması" ikram eden kırmızılı hamfendidir.
lütfen haddini itina ile bildiriniz.
o kadar nazikti ki kendisi utancımdan 5 dilim pizzayı zor yedim. :)
şaka şaka
sadece 3 dilim yedim :)
değil mi momol?
:) "

tabi ki noktalı. ;)

bu arada yorumun fotoğraf konusundan  bağımsız alt  kısımlarını da egoma hizmet ettiklerinden kesmedim, allahım ben bi şahaneyim :pp


noktalı yörük çileğine cevap: ama ben herkese böyle muamele etmiyorum ;)
ettiklerimden de hiçbir şey beklemiyorum. etmediklerim ve etmekten vazgeçtiklerim de var tabii ama.. sadece hiç kimse için kötü bir şey dilemiyorum.

yaşasın hayat felsefem!

« Önceki